Bu ders liderlik üzerine yapılan
konuşmada “internal” ve “external” kavramlarından bahsetmiştik. Kendim için
düşündüğümde “internal” bir kişiliğe sahibim diyebilirim; ancak lider olma
konusunda hiç iddialı olmadım. Yani ben hayatımın hiçbir döneminde lider olmak
istemedim. Hep yönetilen, uyum sağlayan taraf olmak (sorumluluk almamak) işime
geldi. Mecbur kalmadıkça da hep uzak durdum.
Diğer yandan hayatımda ya da
sorumluluğum dahilinde kötü giden ve başarısız olduğum her şey için kendimi
suçladım. Tabi ki bu suçlama benim etki alanımla yani değiştirebileceklerimle
ilgili oldu. Yoksa kadere inanan biriyimdir. Örnek olarak bir sınavda başarısız
olduğumda bilirim ki suç bendedir. “Başkalarının başarabildiği bir işte
başarısız olduysam benim suçum olmalı.” diye düşünürüm. Hazırlıkta kaldığım sene de başarısızlığımın
sorumluluğunu aldım. Etrafımdaki insanlar beni teselli etmek için “Şöyle
şartların vardı. Senin yaşındaki diğer insanların böyle imkanları vardı.” gibi
bahaneleri söylerken kısa süreliğine onlara inansam da sonrasında yine gerçekle
yüzleştim. “Ben yeterince çaba göstermedim. Rehavete kapıldım. Benden daha az
bilgiyle başlayanlar bunu yapabildi. Benden daha zor şartları olan insanlar
illa ki vardı.” diyebildim. Bu türlü düşünmek beni her zaman geliştirilebilir,
değiştirilebilir ve dönüştürülebilir yapmadı; ama en azından kendimi kandırmamdan
daha iyiydi.
Derste de konuştuğumuz diğer bir
konu başarısızlığın sorumluluğunu almanın mevcut düzende pek kabul gören bir
şey olmaması. Yani ben suçu kendimde aramalıyım; ama biri nedenini sorduğunda
dış etkenleri suçlamalıyım. Eğer “Benim de suçum var.” dersem bu beni işe
yaramaz gösterecektir ve zaten günah keçisi arayanların ekmeğine yağ
sürecektir.
Belki de bu yüzden toplumumuzda “external”
görünen kimseler arasında aslında “internal” olanlar vardır.